Her Bir Noktası Bizi Yeni Şeyler Bulmaya Çağıran Evrende Keşfedebileceklerimizin Bir Sınırı Var mıdır?

”İnsanın keşfedip bulabileceklerinin bir sınırı var mıdır?” sorusu bir kere de olsa hepimizin aklından geçmiştir. Bu soru insanlık tarihinin en derin sorularından biridir. Peki gerçekten de biz insanların keşfedebileceklerinin bir sınırı var mıdır?

Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=uzkD5…

Biz insanlar hep daha fazlasına ulaşmayı istemeye yatkın varlıklarız. Peki hayatta asla ulaşamayacağımız bir çizgi var mı?

Cevap evet. İnsanlar her ne kadar birçok şeye ulaşabilme kapasitesine sahip olsa da yapabileceklerimizin ve ilerleyebileceğimiz noktaların bir sınırı var.

Biz insanlar gece gökyüzüne baktığımızda sonsuza kadar orada olacağını düşünebiliriz. Yıldızlar doğar ve döngüsel bir şekilde ölür gibi görünür. Ancak durum böyle değil.

Örneğin Samanyolu’na bakalım. Çapı 200.000 ışık yılına kadar uzanan ve 100 ila 400 milyar arasında yıldız içeren bir yapıdır. Burada her yıl kaç yıldızın doğduğunu düşünüyorsunuz? Binlerce mi yoksa milyonlarca mı?

Cevap 3! Yılda yaklaşık üç yeni yıldız doğar.

Evrende var olacak tüm yıldızların %95’i zaten doğmuş durumda ve biz yıldız oluşum çağının sonuna çok yakınız. Yeni yıldızların oluşumu da yavaşlamaya devam edecek.

Ancak bundan çok daha fazlası var ve görünüşe göre evren bizden uzaklaşıyor.

Dahası toplamda biz insanların gözlemleyebildiği kadarıyla evreni oluşturan yaklaşık iki trilyon galaksi var ama ne yazık ki ışık hızında seyahat edebilsek bile görebildiğimiz galaksilerin %94’ü bizim için sonsuza kadar ulaşılamaz durumda.

Açık olan tek bir gerçek biz insanların görüp ulaşabileceklerinin bir sınırı olması.

Bunun  düşüncesi her ne kadar ürkütücü olsa da insanların keşfedebileceğinden çok daha fazla gezegen var.

Peki ya neden bu gezegenlere asla ulaşamıyoruz?

Bunun için çok çok geriye gitmemiz gerekiyor çünkü gezegenlerin varoluş sebebi Büyük Patlama ile ilişkili.

Büyük Patlama’dan ortalama yaklaşık 136 saniye sonra dünya çok küçük bir enerji kabarcığıydı.

Ancak tamamen homojen değildi, bazı kısımları diğerlerinden biraz daha yoğundu ve bu büyük sonuçlar doğurdu.

Kozmik şişme adı verilen bir süreçte ise gözlemleyebildiğimiz evren bir trilyonda bir saniyede bir mermerin boyutundan trilyonlarca kilometrelik bir boyuta hızla genişledi.

Bu o kadar hızlı oldu ki yoğunluktaki bu küçük farklar atomaltı mesafelerden galaktik mesafelere uzadı. Bu yüzden evren daha yoğun ve daha az yoğun bölgelerden oluluyor.

Bu karanlık ceplerin içindeki yerçekimi galip geldi ve zamanla gruplar halinde bildiğimiz ve bilmediğimiz galaksilere dönüştüler.

Ancak yoğun ceplerin dışında uzayın genişlemesi hiçbir zaman durmadı. Bu da Yerel Grup’un bir sürü şeyle çevrili olduğu anlamına geliyor.

Ancak bu yapılar ve galaksiler bizimle yerçekimsel olarak bağlı değiller.

Evren genişledikçe bizim ve diğer yerçekimsel cepler arasındaki mesafe daha da artıyor.

İşin daha da ilginç yanı bugün görebildiğimiz galaksilerin çoktan kaybolmuş olması.

Peki kayboldularsa onları nasıl görüyoruz dediniz değil mi? Onları ışık sayesinde görebiliyoruz. Ve ışık evrende seyahat etmek için zamana ihtiyaç duyuyor böylece her saniye ışık bize trilyonlarca galaksiden ulaşıyor.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*